Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Şifalı bitkiler , ürünler

15 tane "sert allah" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"sert allah" tagli diger ogeler resimler , videolar

Kalbinizin dostu kanserin baş düşmanı NAR

Yemesi zahmetli olan, ekşiliği nedeniyle biraz da yüz ekşitirek yenen narın faydaları saymakla bitmiyor. İster tek tek tanelerini yiyerek tüketin, ister suyunu sıkarak için nar, pek çok derdin devası.

Narın ve nar suyunun faydalarını Alman Hastanesi'nde görev yapan Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan anlattı:

"Yaz aylarında serin meyve suyu ya da ferahlatıcı bir kokteyl olarak karşımıza çıkan nar, sağlık açısından da özellikle kış aylarında bol bol tüketilmesi gereken bir meyve.

Çünkü insan sağlığına olan faydalarını saymakla bitirmek mümkün değil. Adeta bir 'ilaç', hatta antibiyotik olan nar, özellikle bağışıklık sistemini güçlendirerek pek çok hastalıktan koruyor. İçerdiği bazı maddelerle kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engelliyor."

Latince adı 'Punica Granatum' olan nar, özellikle içerdiği antioksidanlar sayesinde vücudun savunma sistemini güçlendiriyor.

10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan

Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan, yapılan araştırmalarda nar suyunun cilt kanserine ve erkeklerde prostat kanserine karşı koruyucu etkisinin görüldüğünü söyledi:

"Kış mevsiminde portakal, mandalina ve limonun yanı sıra narı da taze şekilde veya suyunu sıkarak tüketmek son derece önemli.

Narın en önemli özelliklerinden biri de genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruması.

Damar tıkanıklıklarını geriletme özelliği bulunan nar, 'ACE' denilen enzimi engelleyerek tansiyon düşürücü bir etki de yapıyor. Nar birçok özellikleriyle bazı meyveleri de geride bırakıyor. Örneğin narda 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde bulunuyor.

Tüm bu özellikleriyle adeta bir 'ilaç' ve doğal antibiyotik görünümünde olan nar, sofralardan kesinlikle eksik edilmemesi gereken meyveler arasında yer alıyor. Nar suyu ayrıca damar sertliğine karşı güçlü etkisi bulunan bir içecek olarak karşımıza çıkıyor.

Nar suyunun sadece tanelerinden değil, tüm meyveden üretilmesi, bu içeceğin antioksidan etkisinin daha da artmasına neden oluyor. Zira bu önemli meyvenin kabuğu alkaloit, tanen ve glikozitler içeriyor.

Bu nedenle ishal kesici ve kurt düşürücü özelliğe sahip bulunuyor. Nar kabuğunun ekstresi ise güçlü bir virüs ve mikrop öldürücü özelliği sahip. Ayrıca, cilt üzerinde enfeksiyon ve yara iyileştirici etki de gösteriyor. Bunların yanı sıra, meyve kabuğu ve tanelerin antioksidan ve anti-tümör etkileri de biliniyor".

Beslenmede yer almalı

Beslenmede mutlaka yer alması gereken nar, aynı zamanda güçlü bir antioksidan özelliği taşıyor.

Yapılan araştırmalara göre narda, serbest radikallere karşı güçlü etkisi olan çeşitli vitamin, mineral, enzim ve antioksidanlar bulunuyor.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan, "serbest radikallerle en iyi mücadele yolu bu antioksidanları tanımak ve dışarıdan doğru besinleri seçerek bunların etkinliğini en üst düzeyde tutmaktır" dedi.

Doğan, "bugün için bilinen en güçlü antioksidanlar; C ve E vitaminleri, glutatyon, lutein, N-Acetylcystein, keratonoidler, flavonoidler, koenzim Q-10, alfa lipoik asit ve selenyumdur. Nar suyu da doğal antioksidanlardan biridir" açıklamasında da bulundu.

Narın bilinen bazı faydaları:

Tansiyonumuzu olumlu bir şekilde düzenler

Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur

Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır

Enerji verir, yorgunluğu giderir

İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar

Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur

Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller

Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar

İshali (diare) önler tedavide destek sağlar

Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar

Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır

Afrodizyak bitkiler

Bu bitki ve baharatları tüketen çiftler, birbirlerine daha çok zaman ayırmak isteyecek. Çünkü, cinsel gücü artıran bu bitkiler, oldukça güçlü etkiler yaratıyor.

* Tarçın: Hormonları çalıştırır ve cinsel gücü artırır. Bir bardak suya bir kahve kaşığı atılıp çay gibi içilebilir. Sütlü tatlıların üstünde kullanmayabilirsiniz.

* Ay çekirdeği: Cinsel arzuyu artırıyor ama sivilce ve kilolarda da artışa neden oluyor. Birinden birini seçeceksiniz!

* Yulaf ezmesi: Özellikle kadınlarda cinsel isteksizliği giderir. Hormonları düzenler ve vücut direncini artırır. Her sabah sütlü yulaf ezmesinin içine isterseniz ceviz, fındık, antepfıstığı koyabilirsiniz. Bu kuvvetli öğünle gününüzü daha kolay geçirebilirsiniz.

* Üzerlik tohumu: C insel gücü artırır, hamileliği kolaylaştırır. Ezilmiş tohum günde 1-2 gr. bala karıştırılarak yenir veya doğrudan suyla içilebilir.

* Kırmızı ve yeşil acı biber, karabiber: Hep tatlılar bu etkiyi yapacak değil ya, inanamayacaksınız ama acı da cinsel isteği kamçılar...

* Sarmısak: Tüm hormonları çalıştırır. Çiğ olarak yenmesi tavsiye edilir.

* Roka: Yeşil sebzeler içinde bu anlamda en değerlisi rokadır. Yalnız balık yanında değil, salatalarda da kullanmalısınız.

* Zencefil: Tüm vücudu uyarır, bedenen ve ruhen güç kazandırır. Kurabiye ve tatlılarda da kullanılabilir.

* Kekik ve nane: Özellikle kadınlarda bütün kadınlık hormonlarının düzenli çalışmasını sağlar ve vücudu güçlendirir.

* Hardal, kimyon, kişniş: Bütün hormonları çalıştırır ve sinirleri de kuvvetlendirir.

* Vanilya: Hem bedeni, hem de sinirleri güçlendirir, cinsel gücü artırır. Tatlı ve keklerde bol bol kullanılabilir.

* Isırgan tohumu: İşte ufak bir mucize. Bir kilo bal ile 100 gr. ısırgan tohumunu karıştırın ve her gün bir kaşık yiyin. Bomba gibi hissedeceksiniz.
* Arı sütü, bal ve polen karışımı: Bu karışım hem hücrelerinizi yeniler, hem de yaşınız ilerlese de cinsel gücünüzü yerinde tutar.

Sarımsağın Faydaları

 

Latince adı 'Allium Sativum' olan sarımsak, yüzyıllardan beri bütün dünyada hem sofraların vazgeçilmez bir yiyeceği olarak, hem de çeşitli hastalıklar için şifa amacıyla kullanılıyor. Anavatanı Hindistan olan ve mutfağımızdan eksik etmediğimiz sarımsağın tarihi, insanlık kadar eski.

 

SARIMSAĞIN TARİHİ

Arkeolojik kayıtlardan, tarihin ilk çağlarında Sümerler'in, sarımsağı bildikleri ve ilaç olarak kullandıkları anlaşılırken, eski Mısırlılar'ın da sarımsağı yedikleri ve ilaç olarak kullandıkları belirtiliyor. Tarihi kayıtlardan, Gizek Piramidi'ni yaptıran Firavun Keops'un (IV. Hanedan) inşaat sırasında işçilere bol miktarda yedirdiği sarımısağın, İsrail oğulları tarafından Mısır'dan Filistin'e getirildiği, oradan Anadolu ve İyonya'ya yayıldığı biliniyor. Haçlı seferleri sırasında ilk defa Fransa'ya getirilen ve bu şekilde Avrupa'nın öğrendiği sarımsak, bugün dünyanın her tarafında yetiştiriliyor.

 

SARIMSAK VİTAMİN DEPOSU

Sarımsağın bileşiminde şekerler, vitaminler (A, B, C), kükürtlü bir uçucu yağ ve içerisinde bol olarak allil sülfür bulunuyor. Sarımsağın özel kokusu ve tadı bundan ileri geliyor. Sarımsağın ihtiva ettiği yağ olan 'Oleum allicine', 1944 senesinde J. Cavallito ve J. Bailey adlı iki bilim adamı tarafından keşfedilmiş. Bu yağın 1 miligramı, 15 OE penisilinin aktivitesine eşit kıymetli bir deva.

 

SALGIN HASTALIKLARA KARŞI KALKAN

Uzmanlar, sarımsağın, salgın hastalıkların yayılmasını engelleyen en önemli faktör olduğunu belirtiyor. Mikroplarla iç içe yaşayan, kontrolsüz yiyecekleri tüketen, kanalizasyonların yollara aktığı gecekondu mahallelerinde yaşan insanların salgın hastalıklarla karşılaşmamasının en büyük sebebi, sarımsak olarak gösteriliyor. Yalnızca mikrobik hastalıklardan insanları koruyan sarımsak, Avrupa'da en önemli ölüm sebebi olarak bilinen kanser ve damar hastalıklarına karşı da insanları koruyor. Bugün dünyada en fazla sarımsak yenen ülke olan Bulgaristan'da kanser ve damar sertliğinden ölenleri sayısı, Avrupa'ya nazaran 6-7 misli düşük. Ayrıca İsveçli çocuklar, çocuk felcine karşı da koruduğu anlaşılan sarımsağı yiyerek okula gidiyorlar.

 

SARIMSAĞIN FAYDALARI

Uzmanların tespitlerine göre, sarımsağın insan sağlığı açısından en önemli faydaları şöyle: Ölümlere sebep olan atardamar kireçlenmesine iyi geliyor. Yara ve çıbanları iyileştiriyor. Krampları yok ediyor. Akciğeri, karaciğeri, safra kesesini ve kalbi kuvvetlendiriyor. Bağırsak kurtlarını ve diğer parazitleri öldürüyor. Mide ve bağırsakları dezenfekte ediyor. Zararlı bakterileri yok ediyor. İştahı açıyor. Nezleyi yok ediyor. Nefes borusu rahatsızlıklarına, bronşite çok iyi geliyor. Veremlilere sarımsak yemeleri tavsiye ediliyor. Tansiyonu düşürüyor. Ateşi düşürüyor. Bağırsak gazlarını ortadan kaldırıyor. Grip mikrobunu öldürerek vücudu bu hastalığa karşı koruyor. İdrar yollarında taş oluşumunu engelliyor. Kalp adalelerini güçlendiriyor. Kalbi besleyen kroner damarları genişletiyor. Cinsel gücü arttırıyor. İdrar söktürüyor. Vücudu sivrisinek ve haşerelerden koruyor. Safra salgısının salınımını arttırıyor. Kabızlığı önlüyor. Saç dökülmesini yavaşlatıyor. Sesi güzelleştiriyor.

 

 

Ahmet İslamoğlu

SSK'lı hamilelere ilaç bedava; ama bilen yok


SSK, hamilelikle ilgili ilaçlardan katkı payı almıyor. Ancak çoğu eczane bu uygulamadan habersiz olduğu için hastalar gereksiz yere ücret ödüyor.

 

SSK'lılar hamilelikle ilgili ilaçlarını katkı payı ödemeden alabiliyor. Eczacılar, halkın bu uygulamadan habersiz olduğunu söylüyor.

İddialara göre, bazı SSK yöneticileri bile uygulamayı bilmiyor. Konunun yalnızca SSK'ya özgü olduğunu hatırlatan İzmir Eczacı Odası Başkanı Tuncay Sayılkan, şu uyarılarda bulunuyor: "Eczaneler SSK sistemine 'hamilelik' ya da 'analık' koduyla girdiğinde hastalıkla ilgili ilaçlardan katılım payı alınmaz. Bu uygulamadan faydalanılabilmesi için reçetede 'hamilelik' veya 'gebelik' ibaresinin bulunması şart."

 

Sayılkan'ın verdiği bilgiye göre SSK'ya özgü başka uygulamalar da var. Örneğin 'işyeri hekimliği' diye bir oluşum SSK dışında hiçbir kurumda yok. Sadece SSK, işyeri hekimlerinin yazdığı reçeteleri ödüyor. SSK'daki hamilelik uygulaması diğer kurumlardan farklı. Bu yüzden sıkıntı ortaya çıkıyor. Eczacılar bedava ilaç uygulamasını atlayabiliyor.

 

İzmir Eczacı Odası Başkanı Tuncay Sayılkan, gebelik teşhisi konan SSK'lı hastaların eczacıları uyarmasını istedi. Sayılkan, "Eczacılar bu durumda hastayı bilgilendirmeli. Sistemde özel bir bölüm var. Hamilelikle ilgili ilaçlar için oraya girmek gerekiyor. MR, tomografi gibi çekimlerde kullanılan ilaçlarda da benzer uygulama var. Tüm sosyal güvenlik kurumları bu ilaçlardan sıfır katkı payı alıyor." diye konuştu.

 

İzmir Konak'taki Aktuğ Ezcanesi'nin sahibi Tuğba Toker de böyle bir uygulama olduğunu doğruluyor. Hamile hastalardan yüzde 20 oranında katılım payı almadıklarını belirten Toker, ancak konunun bütün eczacılar tarafından aynı titizlikle uygulanmadığını söylüyor. Toker, "Hem vatandaştan para alıp hem de devletten kesinti yapılmamış gibi para almak mümkün. Bu bir vicdan meselesi." dedi. Hamile SSK mensubu veya eşlerine sıfır katkı paylı ilaç ödemesi, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 43'üncü maddesine göre yapılıyor. Bu maddede şu ifadeler yer alıyor: Sigortalı kadının veya sigortalı erkeğin sigortalı olmayan karısının analığı halinde, aşağıda yazılı yardımlar sağlanır: Gebelik muayenesinin yaptırılması ve gerekli sağlık yardımlarının sağlanması Doğumda gerekli sağlık yardımlarının sağlanması Sigortalı; kadının doğumdan önce ve sonra işinden kaldığı günler için ödenek verilmesi...

 

İnci Sarıoğlu isimli vatandaş, bu durumu hamileliğnin son döneminde öğrendiğini anlatırken, Süheyla Yıldız da şunları dile getirdi: "Gittiğim eczanede eczacı para almayınca şaşırdım. Daha sonra gittiğim başka bir eczane yüzde 20 katkı payı istedi. Küçük bir katkı ama insanlarımızın faydalanması gerekir."

 Ahmet islamoğlu

Yemek Yeme Adabı

Yiyecek ve içeceklerin helal olması lazımdır.
Yemekten önce ve sonra eller yıkanmalıdır.
Yemeğe besmele ile başlanmalı ve yemeği bitirince de elhamdülillah denmelidir.
Yemek kendi önünde ve sağ elle yenmelidir.
Lokma küçük alınmalı ve iyice çiğnenmelidir.
Lokma ağızda iken konuşulmamalıdır.
Bir lokma yutulmadıkça diğeri alınmamalıdır.
Yemeği soğutmak için yemeğin içine üflenmemelidir.
Su içerken, bardağın içine nefes verilmemelidir.
Başkalarını tiksindirecek söz ve davranışlardan kaçınmalıdır.
Yemek israfı edilmemeli, yenilebilecek kadar yemeği tabağa koymalı ve onu bitirmelidir.
Toplu
yemek yenirken, herkes yemeği bitirmeden sofradan kalkılmamalıdır.
Yemeğe önce büyükler başlamalıdır.
Sokaklarda
yemek yenmemelidir.

Yemek yeme eylemi, insanların en önemli gereksinmelerinden olup beslenme ve hayatın devamı amacıyla gerçekleştirilmesi zorunlu bir eylemdir.

İlk çağlarda insanların çiğ yiyeceklerle beslendikleri zamanlarda yemek yeme eylemi çoğu zaman yardımcı araç ? gereç ve mekanlar gerektirmeden gerçekleşmekteydi. Daha sonraları aile yaşantısının gelişmesi yönünde aile bağlarının ortaya çıkması nedeniyle belirli bir gelişim göstermiş ve ateşin de bulunmasıyla pişirerek yeme alışkanlığı toplu halde yemek yeme eylemini ortaya çıkarmıştır. Bu sosyal gelişim sonucunda, insanların doğal gereksinmeleri yanında çalışma saatlerine de bağlı olarak belirli sürelerde giderilmeye başlanmıştır. Bu gelişme yemek yeme eylemini toplu bir eylem haline getirmiş ve aile bireyleri bu etkinliği belirli saatlerde toplu halde gerçekleştirme alışkanlığını elde etmişlerdir. Genellikle bu eylem bir günde sabah, öğle ve akşam olmak üzere 3 kez gerçekleştirilmektedir.

Kontta
yemek yeme eylemi için yemek hazırlama alanını genişletme ve aynı zamanda ev işlerini kolaylaştırma işlemi, konut içinde aynı bir yemek yeme alanı düzenlenmesini gerektirmiştir. Bu gereksinimin eşlerin her ikisinin de çalışması nedeniyle daha da önem kazanarak günümüzde de biçimlenerek gelişimini sürdürmektedir. Ailenin bir araya geldiği aynı zamanda sosyal ilişkilerin gerçekleştirildiği mekan ve alanların biri de konutun yemek yeme alanıdır. Bu bölüm yemek yeme eylemlerinin yanı sıra bireylerin çeşitli iş, günlük konuşma, ilgi alanlarına göre boş vakitlerini değerlendirme uğraşları için kullandıkları bir yerdir. Ayrı bir çocuk odası olmadığı zamanlarda büyüklüğüne bağlı olarak oyun alanı olarak da kullanılabilir.

Tek aile evlerinden genellikle geniş alanların varlığı aile bireylerinin bireysel uğraşlarını da gerçekleştirmesine olanak vermektedir. Ancak çok katı sosyal konutlarda alan darlığı yüzünden
yemek yeme alanı yemek yeme dışında diğer gereksinmelerinin de karşılandığı bir yerdir. Bu amaçla kullanılması özellikle yaşama mekanlarından kopmamasına sağladığı için genellikle yaşama mekanı içinde olması istenmektedir.

 

Ahmet İslamoğlu

Evlilik meme kanseri riskini azaltıyor

 

Evlenmenin ve çocuk yapmanın, çocuğu emzirmenin meme kanserinde koruyucu rolü bulunuyor.

 

Samsun Meme Derneği Başkanı Prof. Dr. Necati Özen, her 8 ila 12 kadından birinde meme kanseri riskinin görüldüğünü belirterek, “Evlenmenin ve çocuk yapmanın, çocuğu emzirmenin meme kanserinde koruyucu rolü var. Evlenmek meme kanseri riskini azaltıyor” dedi.

Samsun Meme Derneği ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği '1'inci Karadeniz Meme Günleri’ toplantısı bugün Büyük Samsun Oteli’nde başladı. 2 gün sürecek taplantıya Türkiye’nin bu konuyla ilgilenen 20 merkezinden 63 konuşmacı ve yaklaşık 300 kişi katıldı.

Meme kanserinin risk faktörleri, tanısındaki yenilikler ve güncel tedavilerinin değerlendirildiği toplantıda konuşan Samsun Meme Derneği Başkanı ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Özen, kadın olmanın meme kanseri riskinin görülmesinde birinci faktör olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: “Meme dokusunun aktif ve erkeklere göre bol miktarda olması bunun dışında erken adet görme ve geç menopoza girme meme kanseri riskini artırıyor. Ailede meme kanserli bireylerin olması ve bu kişilere yakınlık derecesi de meme kanseri riskini artırıyor.”

'İki kadeh alkol riski artırıyor'

Prof. Dr. Necati Özen, günde iki kadehten fazla alkol tüketiminin de meme kanseri riskini artırdığına dikkat çekerek, “Bu konuda istatistik çalışmaları var. Her gün iki kadehten fazla alkol tüketen kadınlarda daha az veya hiç tüketmeyen kadınlara göre kanser riski yüksek” diye konuştu.

Meme kanseri nedeniyle ameliyat ya da tedavi olmuş hastaların diğer memesinde de yine kanser açısından riskli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Necati Özen, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bunları çevre faktörleri gibi bir takım etkenlerle artırmak mümkün. Meme kanseri çağımızın hastalığı. Bu kadar büyük riski olan hastalığın öldürücü boyuttan çıkarılarak tanınıp tedavi edilmesi tek amacımız. Kendi kendini muayene çok önemli.

Kanserin 45 yaş üzerindeki kadınlarda görülme riski de yüksek. Bu nedenle 45 yaşından sonra kadınlarımıza düzenli olarak yılda bir kez mamografi çektirmelerini tavsiye ediyoruz. Bir kadında meme kanserinin bir hücrden bir santimetre çapa ulaşması için 3 ila 5 yıl geçmesi gerekiyor. Bu bir santimetrelik çap dönemi de 45 yaşından sonra karşımıza çıkıyor.”

'Erkeklerde de meme kanseri görülüyor’

Türkiye’de meme kanseri riski açısından dünya haritasına bakıldığında orta riske sahip konumda olduğunu belirten Prof. Dr. Necati Özen, İskandinav ülkelerinde daha sık görülen bir hastalık olduğunu, bunun da çevresel ve genetik faktörler ile beslenme alışkanlıklarından kaynaklandığını vurguladı.

Erkeklerde de meme kanserinin görüldüğünü dile getiren Prof. Dr. Özen, erkeklerdeki meme dokusunun az olduğu için tanısının da erken konabileceğini söyledi. Prof. Dr. Özen, erkeklerin ayda bir kez duş alırken vücutlarını kontrol etmeleri gerektiğini kaydetti. Her 100 kadın meme kanserine karşı bir erkekte bu hastalığın görüldüğünü belirten Prof. Dr. Özen, Türkiye’de meme kanserinin daha sık görüldüğü bölgeler açısından sağlıklı bir haritanın olmadığını da sözlerine ekledi.

EVLİLİKTE CİNSELLİK

EVLİLİKTE CİNSELLİK

 

Cinsel ilişki hakkında neler biliyorsunuz? Bu konuda bir doktorla ya da büyüklerinizle konuştunuz mu? Belki hala cinselliğin tabu olduğunu düşünüyorsunuz. Öyleyse bu yazıyı mutlaka okumalısınız.

Bir kere şunu aklınızdan çıkarmayın ki, cinsel ilişkiye girmek ne ayıp bir şeydir, ne günah ne de kabustur. İki bedenin bedensel ve ruhsal açıdan birbirinden zevk almasıdır. Birbirini seven iki insanın cinsel ilişkiye girmesi son derece doğal ve olması gereken bir olaydır. Belki bu konuda yanlış bilgiler edindiniz. Belki aileniz size hiçbir bilgi vermedi, hatta bu konuda konuşmanızı bile yasakladı. Belki de küçüklüğünüzde yaşadığınız bazı kötü olayları aklınızdan çıkaramıyorsunuz. Bir de çevrenizdekilerin kulaktan dolma bilgilerini aktarmasıyla iyice aklınız karıştıysa, cinsellik sizi ürküten, tüm keyfinizi kaçıran bir olay haline gelmiş olabilir. Tüm yaşadığınız kötü tecrübeleri ve öğrendiğiniz yanlış bilgilen hafızanızdan bir an önce silmeye bakın. Çünkü cinsel ilişki evlilikte iki insanı birbirine yakınlaştıran ve mutlu bir hayat sürmelerini sağlayan en önemli unsurlardan biridir.

CİNSELLİĞİ KONUSUN
Eğer evleneceğiniz kişi de cinsel konularda sizin gibi bilgisizse veya çekingen davranıyorsa, onunla bu konuları konuşma fırsatı bulamadıysanız, korkularınız daha da artabilir. Bu durumda cinsellikten korkmanız çok doğaldır. Ama bu korkuları yenmek sizin elinizde. Öncelikle cinsel konularda bilgi edinmelisiniz. Bir doktora, uzman bir kişiye başvurmak en doğru yoldur. Hatta evleneceğiniz kişiyle birlikte gitmeniz daha doğru olacaktır. Bu konuda yazılmış kitaplar da okumalısınız. Ama bu kitapların uzmanlar tarafından yazılmış olmasına dikkat edin. Ve cinselliğin ayıp, günah ve yasak olmadığını, haz alınabilecek bir deneyim olduğunu kafanıza sokun.

EŞİNİZİ TANIYIN
Kendi vücudunuzu tanımaya çalışın. Bu da utanılacak bir şey değildir. Eşinizle yakın olmalı ve onunla bu tür konulan rahatlıkla konuşabilmelisiniz. En önemli konulardan biri de budur. Eğer evleneceğiniz kişiyi tanımıyorsanız, onunla hiç yalnız kalmadıysanız, birbirinizin elini tutmadıysanız onunla nasıl aynı yatağı paylaşabilirisniz ki. İşte o zaman cinsel ilişki sizin için kabusa dönüşebilir. Nikahlı bile olsanız hiç tanımadığınız bir insan vardır karşınızda ve elinizde olmadan korkulu anlar yaşayabilirsiniz. Bu yüzden evleneceğiniz kişiyi mutlaka tanımanız gerekir.

Onunla sohbet etmeli nelerden hoşlandığını, nasıl bir insan olduğunu öğrenmelisiniz ki, onu seve-bilmeli ve cinsel ilişkiye girebilmelisiniz. Aksi takdirde cinsel ilişki ne size, ne de eşinize zevk verecektir. Eğer eşiniz bu konularda konuşmaya yanaşmıyorsa bu evliliği gerçekleştirmek konusunda düşünmenizde yarar var. Aileniz evlenmeden yakınlaşmanızı engelliyorsa onları ikna etmeye çalışmalı ve eşinizle daha sık görüşmelisiniz.

BİR UZMANLA GÖRÜŞÜN
Evlenmeden önce eğer cinsellik konusunda yeterli deneyiminiz yoksa mutlaka bir uzman doktora başvurun. Hem cinsellik hakkında doğru bilgiler edinip, tüm şüphelerinizi ortadan kaldırın, hem de doğum kontrolü hakkında bilgi edinin. Sağlıklı bir cinsel yaşam için bunu mutlaka yapmalısınız. Uzmanlar bazı çiftlerin soyunmadan cinselliği yakalamaya çalıştıklarım, bazılarının da bırakın cinsel organlarına dokunmayı bakmaya bile cesaret edemediklerini söylüyorlar. Bunun sonucunda kadınlarda vajinanın istemsiz kasılması gibi durumlar ortaya çıkıp, cinsel birleşme giderek zor ve imkansız hale gelebiliyor. Erkeklerde ise ereksiyon olmama, erken boşalma gibi sorunlar gündeme gelebiliyor. Bu ve benzeri durumları yaşamamak için cinselliğin ayıp ve günah olmadığını bilip, bu konuda önlem almayı sakın ihmal etmeyin.

 

Damar Sertliği; Tansiyonu düşür, riskten kurtul

 

Kalp krizi, inme gibi sonuçları olan damar sertliğinden korunmanın en önemli yollarından biri tansiyonu düşürmek. 14/9 üzeri tansiyon mutlaka tedavi edilmeli. Çünkü tansiyondaki her 20 mm civarındaki artış ölüm riskini 2 kat artırıyor.

 

Damar sertliğinden korunma yöntemleri neler?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Korunma yöntemleri 2'ye ayrılır. 1- Hastalık belirtisi ve bulgusu ortaya çıkmadan alınacak tedbirler (birincil korunma). 2- Hastalık belirtisi ve bulgusu ortaya çıktıktan sonra kullanılan önlemler (ikincil korunma). Hastalık belirtisiyle bulgusu birbirinden farklı şeyler. Damar sertliğinin belirtileri şunlar: Kalbe bağlı göğüs ağrısı (anjina), kalp krizi, geçici veya kalıcı inme, tedavisi zor yüksek tansiyon, kan tahlili ile tespit edilebilecek erken böbrek yetmezliği, bacaklarda ağrı, yara veya kangren. Henüz hastalık belirtisi görülmeden tarama sonucu ortaya çıkan bulgular ise şöyle sıralanabilir:

 

Damar ultrasonunun gösterdiği erken değişiklikler, EKG bulguları, özel tip tomografi ile kalp damarlarında görünen kireçlenme veya ayak kan basıncının normale göre düşük olması.

 

Hastalığa yakalanmamak  için ne yapmamız gerekiyor?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Sigara içmemek, egzersiz yapmak, fazla kiloları vermek ve Akdeniz tipi diyetle beslenmek hastalığı önler. Hareketlilik hem damar sertliğinden korur, hem de yakalananlarda hastalığın ilerlemesini yavaşlatır. Yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve kolesterolün erken tanı ve tedavisi korunma açısından çok önemlidir.

 

Ayrıca bu önlemler hastalığın belirtileri ortaya çıkanlarda da son derece önemli. Genetik yatkınlık olsa bile bu önlemler ya hastalığın çok geç çıkmasına ya da çıksa bile daha iyi seyretmesine yardımcı olur.

 

Yüksek tansiyon hakkında neler söyleyeceksiniz?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Kalpten pompalanan kanın organlara ulaşması için kan basıncının yeterli seviyede olması gerekir. Fakat kan basıncı gereğinden fazla olursa bu sefer kalbin işi artar. Çünkü kalp yüksek olan basıncı yenip kanı iletebilmek için daha fazla kuvvetle çalışmak zorunda kalır. Uzun zaman sonra da kalp yorularak yetmezliğe girebilir ve kanı artık yeterli şekilde pompalayamaz.

 

Yüksek basınç ayrıca çevredeki dokulara da direkt zarar verir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, yüksek tansiyonun, kalp damarları hastalığı ve inmenin ortaya çıkmasında kesin etkili olduğunu gösteriyor. Buna göre kan basıncındaki her 20 mm civarındaki artış, kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümleri iki kat artırıyor. Demek ki kan basıncı 14'ten 16'ya çıkarsa ölüm riski 2 kat fazlalaşıyor.

 

14/9 üzeri tansiyon mutlaka tedavi gerektirir. Yüksek tansiyon tanısı için farklı aralıklarla birden fazla ölçüm yapılması şart. Diyetle alınan tuz (sodyum) kan basıncını etkiler.

 

Aşırı sodyum alımı, vücutta su birikimine ve tansiyonun yükselmesine neden olur. Bu konu tartışmalı olmasına rağmen halen birçok ülkede sağlık kuruluşları günlük tuz alımının kısıtlanmasını öneriyor. Tuz kısıtlamasıyla beraber sebze ve meyve tüketiminin artırılması ve yağ miktarının azaltılması gerekiyor. Diyetle tansiyonun olması gereken seviyelere getirilmediği hastalarda mutlaka ilaç tedavisine geçilmeli. Aksi taktirde yüksek tansiyon hem pıhtı hem de kanama sonucu oluşabilecek inmeye neden olur.

 

Sigarayı hemen bırakmak mı lazım?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Sigaranın en fazla zarar verdiği sistem damarlardır, diyebiliriz. Sigara içilmesi tüm damar sertliği  tiplerini kötü şekilde etkiler. Fakat en büyük zararlı etkisini kalp ve beyin dışındaki çevre damarlar üzerinde gösterir. Sigara içmek yağ ve pıhtılaşma metabolizmasını kötü şekilde etkiler. Damar iç tabakasının fonksiyonunu bozar. Sigaranın bırakılması ile risk yaşlı hastalarda bile hızla düşmeye başlar. 1 yıl sonra bu risk yüzde 50'ye kadar düşer. 3 yıl sonra da damar sertliği riski  sigara içmemiş olanlarla aynı seviyeye iner. Dolayısıyla sigarayı hemen bırakmak lazım.

 

Akdeniz tipi diyet nedir?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Akdeniz diyeti yüksek oranlarda sebze, meyve, az miktarda et ve tavuk, rafine edilmemiş doğal tahıllar, bol balık, fındık, ceviz gibi sert kabuklu kuruyemişler, doymuş yağ oranı az olan bitkisel yağları içeriyor. Birçok bilimsel çalışma bu diyetin damar sertliğinden ölüm oranını  belirli bir şekilde azalttığını açıkça gösteriyor.

 

Şişmanlığa karşı önlem  almak da önemli mi?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Evet. Aşırı şişmanlık İngiltere'de son  20 yıl içinde 3 kat arttı. Bu ülkede kadınların yüzde 21'i ve erkelerin de yüzde 17'si  aşırı şişman. Bel çevresi kalınlığının  erkeklerde 102, kadınlarda 88 santimin

üzerine çıkması damar sertliği için risk faktörü.

 

Peki kolesterol kontrolü?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil:

Kolesterol hücrelerin yaşamı için gerekli olan yağ benzeri bir madde. Kanda  taşınması için özel taşıyıcı maddelere ihtiyaç var. LDL kolesterol (kötü kolesterol) kanda en fazla oranda bulunan taşıyıcıdır. Kandaki seviyesi artınca damarın iç tabakasında birikmeye başlar ve darlıklara neden olur. Kandaki kolesterolün az bir kısmı HDL kolesterol (iyi kolesterol) tarafından taşınır. İyi kolesterolün kandaki seviyesinin düşük olması damar sertliği riskini arttırır. Sigara, yüksek kalorili beslenme, yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve hareketsizlik LDL seviyelerini artırır. Kandaki istenilen

kolesterol seviyeleri şöyle:

 

Total kolesterol 200 mg/dl'den düşük, LDL 100 mg/dl'den düşük ve HDL 40 mg/dl'den yüksek olmalı. Kolesterolü yüksek olanlarda, eğer damar sertliği yoksa, diyetle kolesterol seviyeleri düşürülebilir. Ama damar sertliği tespit

edilenlerde ne olursa olsun mutlaka ilaç tedavisi başlatılmalı ve ilaç hayat boyu kullanılmalı.

 

Mutlaka egzersiz yapmalı mı?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Haftada en az 5 defa, 30 dakikalık, orta tempolu yürüyüş gerekiyor. Araştırmalara göre, zayıf ama hareketsizlerin damar sertliğine yakalanma riski, aşırı kilolu ama hareketli olanlara göre daha fazla.

 

Hastalık belirtileri olanlarda hastalığın ilerlemesi nasıl durdurulur?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil: Yukarıda bahsedilen önlemlerin dışında her  hastaya damarları koruyucu ilaç tedavisi

başlatılmalı. Bu tedavi, kanın pıhtılaşmasını engelleyen ilaçlar, kolesterol seviyesi normal  olsa da kolesterol düşürücü ilaçların birlikte kullanılmasını kapsıyor. Bu ikili tedavi hayat boyu kullanılmalı. Diğer risk faktörlerinden yüksek tansiyon, erken veya gelişmiş şeker hastalığı, yüksek kolesterol, yüksek homosistinin tedavi hedefleri yerine getirilmeli. Belirtileri olan hastalarda damarların tutulma yerleri, darlık dereceleri ve ne tip bulgu verdikleri girişimsel tedavi seçimini etkiler. Birçok hastada risk faktörlerinin kaldırılması ve koruyucu ilaç tedavisi yeterli olur.

 

Peki bunlar yeterli olmazsa?

Doç. Dr. Sadettin Karacagil:

Gerekli vakalarda ya balon yöntemleriyle ya da açık cerrahi ile tıkanan damar bölgelerinin tedavileri yapılır. Ameliyatın gerekli olup olmadığına karar vermek çok uzun yıllar damar cerrahi tecrübesi gerektirir. Önemle üzerinde durulması gereken nokta şu: Tecrübe vebilgi gereksiz, büyük ameliyatlara engel olur.

DİŞ BEYAZLATMA (BLEACHING)

 

Modern toplumlarda bireyler dişlerini görünümünü önemserler, hatta dişlerdeki şekil ve renk bozuklukları kişide psikolojik rahatsızlıklara kadar varan problemlere sebep olabilir. Diş hekimliğinde estetik ve restoratif maddelerin gelişmesiyle pek çok renk, şekil, konum bozuklukları kolaylıkla çözümlenebilmektedir. Renklenmiş dişlerin beyazlatılması (bleaching), diğer restoratif metotlara kıyasla daha ucuz, pratik ve zararsızdır.

Beyazlatma (bleaching) işlemi nedir ve nasıl yapılır?

Beyazlatma dişlerin yapısında (mine ve dentin tabakasında) oluşan renklenmeleri giderme işlemidir. Şu anda bilinen iki değişik beyazlatma yöntemi vardır. Bunlardan ilki hastanın kendi başına uygulayabileceği bir yöntemdir, aşamaları şöyledir:

  • Hekimin ağızdan ölçü alıp, dişlerinizin üzerine takabileceğiniz ince lastik kalıpları hazırlatması,
  • Hastanın kendisi için hazırlanmış özel kalıbın içerisine ilaç yerleştirerek bu kalıbı beyazlatılacak dişlerin üstüne günde en az 6 - 8 saat takması (tercihen uykuda),
  • Tedavinin ortalama 1 - 4 hafta içinde sonlandırılması.

İkinci yöntem ise klinikte bir hekim tarafından yapılan beyazlatmadır ki aşağıdaki şekilde uygulanır:

  • Ağartıcı ilaç bu işlem hakkında deneyimi olan bir hekim tarafından diş üzerine yerleştirilir.
  • İlgili dişin üzerine beyaz renkli ışık kaynağı belli bir süre tutulur.
  • İşlem bittiğinde sonuç hemen gözlenir.

Her iki yöntemde etkin olmasına rağmen tercih, renklenmenin derecesine, tedavinin ne kadar çabuk sonlandırılmak istendiğine ve hekimin görüşüne bağlıdır.

Dişlerde istenmeyen lekeler neden oluşur?

Bunun bir çok sebebi olabilir. En yaygın olanları; yaşlılık, dişleri boyayan maddelerin (kahve, çay, kola, sigara vb.) tüketimi, travmalar, eski protezler, kaplamalar, dolgulardır. Dişlerin oluşumu boyunca kullanılan antibiyotik (tetracycline) veya aşırı florit tüketimi de dişlerde renklenmelere yol açabilir.

Bu durum dişin yapısından ileri gelebileceği gibi diş etkenlerin boyaması ile, gelişim çağında alınan antibiyotik ya da florür nedeni ile, yaşlılıkla, dişe gelen bir darbe nedeni ile de olabilir.

Beyazlatma işlemi kimlere uygulanabilir?

Hemen hemen herkese! Ancak, tedavinin etkili olamayacağı bazı durumlar vardır. Dişhekiminiz tam bir ağız içi kontrol ve teşhisi ile dişlerin bu işlem için uygun olup olmadığını belirleyecektir. Dişleriniz sağlıklıysa daha beyaz ve doğal gülümseme için ideal bir çözümdür.

Beyazlatma işlemi zor ve zahmetli midir?     

Hayır! Ağız sağlığı teknolojisindeki ilerlemeler sayesinde dişleriniz çok kısa bir sürede, güvenli ve etkin olarak beyazlatılabilmektedir.

Güvenli midir?

Evet! Yapılan araştırmalara göre, dişlerin beyazlatılması dişhekiminizin gözetimi altında yapılırsa son derece etkin ve güvenlidir. Dişler ve dişetleri hiçbir şekilde zarar görmez.

Uygulama süresi ne kadardır?

Genelde, ilk uygulamada beyazlama başlar. Ancak, ideal görüntüye ulaşmak için, uygulamanın 10 – 14 gün devam etmesi gerekir.

Dişler beyazladıktan sonra eski haline döner mi?

Dişler her zaman için eskisinden daha beyaz olacaktır. Ancak, hastaların alışkanlık ve ağız bakımına bağlı olarak yılda bir – iki kez pekiştirme tedavisi gerekebilir.

Özetle bu tedavinin başarılı olabilmesi için neler önemlidir?

  • Kullanılan ilacın markası ve içerği
  • Bu konuda deneyimli bir hekimin tedavisi altında olmanız
  • İlacın kullanılma şekli ve tedavi süresi

Tedavi sırasında nelere katlanmak zorunda kalacağım?

Eğer sigara içiyorsanız lastik kalıp ağzınızda iken sigara içmemeniz (ev ağartması için geçerli). Tedavi'nin bitmesi ile ortadan kalkacak hafif soğuk sıcak hassasiyeti.

Koku hafızayı güçlendiriyor

 

Science Dergisi’nin haberine göre hafızanızı güçlendirmek istiyorsanız, bir gül koklayın. Almanya’daki Lübeck Üniversitesi bilim adamlarından Jan Born ve ekibi, uykunun hafızaya nasıl etki ettiğini bulmak için, deneklere bilgisayardan çift objeler ve kartlar gösterdiler.

Denekler sonra iki gruba ayrıldı ve birinci grup gül kokusu, ikinci grup ise hiçbir şey koklatılmadan uyutuldu. Deneklere uyku sırasında da koku koklatan uzmanlar, uyku sırasında beynin verdiği reaksiyonları MRI cihazıyla ölçtüler.

Deneye katılanların yüzde 97.2’si, bir gün sonra uyumadan önce kendilerine gösterilen kartların yerlerini hatırladılar. Gül kokusunu koklamadan uyuyanlarda ise bu oran yüzde 86’da kaldı. MRI taramalarında da uyku sırasında koku koklatılan deneklerin beyinlerinin hippocampus bölümünde aktivite tespit edildi.